Dolar 18,6341
Euro 19,5019
Altın 1.060,16
BİST 5.000,14
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sivas 9 °C
Az Bulutlu

Minik Kader

02.03.2022
86
A+
A-

Minik Kader

1979 yılıydı. Ankara’da, yatılı okul yıllarım. Üç numara ağabeyimin ilkokuldan sınıf arkadaşımla evleneceği haberini almıştım. Önceki iki ağabeyim ve ablam, babam onaylamadığı için kaçarak, düğün yapılmadan evlendiği için herkes şaşalı bir düğün yapmaya çok hevesli görünüyordu. Kıyı egede, bereketli Gediz ovasında, üzümlerin çok para eder olmasıyla iki katlı beton yığını evlerin yapıldığı, en zengin olunduğu yıllardı.

Manisa’nın Alaşehir ilçesine bağlı Kavaklıdere kasabama tatile gelmiştim. Pek çok koyun kesilerek düğün yemekleri yapılmış, çifter çifter davul zurnalar tutularak düğün dernek kurulmuştu. Masallardaki kırk gün kırk gece süren düğünlere rakip gibiydi sanki her şey. Artık gelinler atla değil kasabada sayıları hızla artan arabayla alınır bile olmuştu.

Gelin almaya gittiğimiz kız evinin avlusunda da masalar kurulmuş, yemekler hazırlanmıştı. Düğünlerde kasalarla rakı harcanıyor olması övünülecek bir şey olmuştu. Duvarın kenarına dizilmiş gelin alma törenini seyrediyorduk. İçilen rakılarla kendinden geçmiş adamlar dağıtmaya başlamıştı. Sarhoş naraları duyuluyordu. Bir süre sonra eğlencenin dozunu kaçıranlar ortada oynayan dört dansözü, televizyondaki yılbaşı, gazino eğlencelerinden gördükleri gibi yemek masalarının üzerine çıkarmışlardı.

Olanı biteni tedirgin bakışlarla izliyordum ki yanımda duran Zehra nineciğimin inler bir ses tonuyla; “Bu hiç iyi olmadı, bereket kalmayacak!” deyişini duydum, ürperdim. Eğlence çığırından çıkmıştı. Yapabileceğimiz bir şey yoktu.

Yatılı okuluma dönmüş, yıl sonunda yaz tatili için geldiğimde de bu kez tatsız haberi almıştım. Sınıf arkadaşım olan yengem hamileydi fakat neler olmuşsa evlilik bitmek üzereydi. Ayrılmaları için bebeğin doğması bekleniyordu. Duyduğum an içim yandı, ne talihsiz bir bebekti henüz doğmadan anne babası ayrılma kararı alan minik yeğenim.

Gelirken tüm yeğenlerime oyuncak almam gelenek haline gelmişti ilk yıldan itibaren. Onun için de çok güzel bebek kıyafetleri alıp gelmiştim Ankara’dan oysa. Anne olmanın heyecanını yaşayamayan, kederler içindeki arkadaşımı nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Sadece hep yanında olmaya çalışıyordum. Hatta bebek kıyafetlerine bakarken, daha fazla sabredemeyeceğim, bir an önce doğur artık şu bebeği de giydirelim diyerek güldürmüştüm bile. Acı bir tebessümle “İyi ki varsın arkadaşım.” demişti.

Bebek doğduğu gece çok yorgundu, uykusu da ağırdı biraz. Ben de çok hevesli olduğumdan hazırdım onlara refakat etmeye. Anne yer yatağında yalnız, ben ise bebeğin yanında karyolada yatmıştım o rahat uyusun düşüncesiyle. Yanımda o minik bebekle yatarken çok farklı duygular yaşamıştım. Dedesinin bebeği istemediği, biz seni çocukla göndermedik, çocuğu bırak öyle gel dediğini duymuştum. Belkide böylelikle yuvanın dağılmaktan kurtulacağını düşünmüştü. Ortada kalmış bir yavrucaktı ve bunları düşünürken içimden keşke benim bebeğim olsaydı düşüncesi geçmişti. Tuhaf bir histi. Minicik yüzü ne tatlı, ne masumdu. Yumuk gözlerini açıp çok acı bir ifadeyle yüzüme baktı bir ara. Sanki her şeyi biliyordu…

O hengame esnasında kimse bebeği düşünmemiş, annesi ve ben dışında kimse heyecanla beklememiş, adının ne olacağı bile konuşulmamıştı. Köy imamını çağırıp adını üç kere kulağına sesleyerek koydurmakta bana kalmıştı. İmam efendi adı ne olacak dediği an sadece benden geldi cevap. Başka seçenek yoktu sanki. “Kader!” dedim. Olan her şey kader diye biliyordum o zamanlar. Onun adı da Kader olmalıydı.

Çok aceleleri varmış gibi sadece on üç günlükken annesinden ayrıldı yavrucak. Kundaktaki bebeğini göz yaşları içinde öpüp koklayışını, hiç suçu yokken, cehalet kaynaklı sudan sebeplerle baba evine gönderiliyor olduğu halde tek tek hepimizle sarılarak veda edişini, hatta kayın validesinin elini öpüp helallik isteyişini ömrümce unutamayacaktım. Ve biz sonraki yıllarda güzel giden her şeyin tersine dönüşüyle ailecek bu vebali çok ağır ödeyecektik…

Bebeğin bakımı, anne sütünden kesildiği için mama olarak ne yiyeceğini düşünmek, Alaşehir’e, meşhur doktorumuz Cavit beye götürmemiz gerektiğini söyleme görevi de bana düşmüştü. Doktorun önerdiği mamaları alıp eve gelmiştik. Bebek sürekli ağlıyordu, annesini istiyordu mutlaka. Onunla birlikte canla başla avutmaya, uyutmaya çalışırken ben de ağlıyordum. Ne zor bir geceydi. Başarmıştım çok şükür. Birlikte uyuyakalmıştık sabaha karşı.

Sonraki günler benim kokuma alıştığı için daha az ağlar olmuştu. İyi ki yaz tatilindeydim. Üç aylık oluncaya kadar güzelce bakabilmiştim emanet bebeğime. Gülücükler bile vermeye başlamıştı Kader’im. Gözümde yaşlarla anneme teslim ederek mecburen okuluma dönmüştüm. Her tatile gelişimde oyuncaklar, elbiseler getirmiş, büyüdüğünü görüp sevinmiştim.

Yatılı okulumdan mezuniyet yılımda yaşadığım badirelerle çok korkmuş, alelacele bir teğmenle evlenerek Çorlu’ya gelin gitmiştim. Artık iki çocuk annesiydim. Laboratuvarda, mikroskop başında çalışırken, mesai arkadaşım telefondan istendiğimi söyleyerek ahizeyi uzattı. Arayan kardeşimdi. Kısa hal hatırdan sonra herkes iyi mi, kötü bir durum yok değil mi soruma karşılık olarak tedirgin bir ses tonuyla “Aslında var ama üzülürsün diye söyleyemiyorum.” dedi kardeşim. Israrım üzerine, “Kader kaza geçirdi.” dedi sonra. Heyecanla “Bir yerine bir şey olmadı değil mi, iyi değil mi?” dedim ve o sevimsiz tek kelimeyi söyledi kardeşim; “Öldü!” dedi. “Kader öldü!” O an hissettiklerimi ifadede kelimeler kifayetsiz…

Deli gibi bağırmaya başladım.”Nasıl bu kadar rahat söylersin, nasıl ölür, henüz çok çok küçük o!” gibi saçma sapan şeyler söyleyerek telefonu elimden attım ve hızla laboratuvardan dışarı çıktım. Hastane koridorlarında deli gibi hızlı hızlı yürüyordum. Bir anda korkunç bir gök gürültüsü koptu ve ardından şakır şakır bir yağmur başladı. Sanki göklerden de Kader için ağlanıyordu. Yıllar sonra tasavvufta okuyacağım bize olanın kainata da olduğu bilgisini yaşıyor olmalıydım.

Nasıl dayanabileceğimi bilmiyordum. Onu sahiplenememiş olmanın vicdan azabıyla yaşayacağım kalan ömrümde en çok etkilendiğim yaşanmışlığım olması kaçınılmazdı. Belki de bu yüzden yıllardır annesini kaybetmiş kedi yavrularını sahiplenerek annelik yapmaya çalışıyorum…

Sonradan öğrendiğim kazanın tam da anneanesinin evinin önünde olduğu, o gün annesine misafir gelmiş olan başka köyde evli olan annesinin kaza sesiyle merak ederek yola fırladığı, “Benim yavrummuş ya!.” diyerek kucakladığı, minik Kader’imizin doyamadığı annesinin kucağında, son bir kez yüzüne bakarak can verdiği bilgisini başta yazmaya da, irdelemeye de cesaret edemedim…

O ailemizin büyük hatası, ilk acısı, içimizin dinmez sızısı oldu. Beş yıllık ömrüyle yüreklerimizi dağlayıp gitti. Daha fazla ortada kalmasın, üzülmesin diye Rabbî çabucak yanına aldı.

Kader’imiz yaşasa kırk iki yaşında bir anne olacaktı; O cennette bir melek şimdi. Onunla ilgili bu acı hatırayı yazmak da en az o anlar kadar acı verdi. Bağıra bağıra ağladım hatta bir ara yazmayı bırakarak ancak yazmam gerekiyordu. Yaşadığımız her şey sonrakilere ibret içinse yazılması, görevini yapması gerekti. Yazmak hem acıları sağmak, boşaltmak hem de yaşarken farkına varamadığımız bazı ayrıntıların farkına varmak için de şart sanki. Yazmanın şifa olması bu yolla mümkün mutlaka.

Önceki zamanlarda bir rüya görmüştüm. Kucağımda bir bebek vardı, benim bebeğimmiş, adı Kumru imiş, ölmüş. Yanımda babam var, mezarlığa götürüyormuşuz. Ne olur gömmeyelim onu baba diyerek ağlıyordum. Belki canlanır ümidine ihtiyaç duyuyor olmalıydım. Küçücük bir mezar oluyor. Üzerine en sevdiğim, uzaklarda olduğum otuz beş yılda annemin kokusu diyerek hatırladığım, çocukluğumdaki tek katlı kerpiç evimizin kapısında taç gibi olan hanımeli çiçeğinden dikiyorum. Kumru’m Kadersiz Kader’immiş düşüncesi geçti içimden o gün. Kimbilir. Ya da küçük yaşta başıma gelenlerle, o küçücük mezara babamla birlikte gömdüğümüz içimdeki çocukmuydu ki!..

Kucağımda fotoğrafını ve kırmızı elbiseni kutsal bir emanet gibi saklıyorum hala. Kaderini değiştirebilmek için bir şeyler yapabilirmiydik, ihmalimiz, hatamız var mıydı bilmiyorum. Senin için hiçbir şey yapamadık maalesef. Bunca yıl içimi kemiren vicdan azabı ile başka Kader’lerin olmamasına vesile olabilmek umuduyla yazmak geldi sadece elimden. Yüce Rab’bimiz affetsin vebal alanlarımızı. Sen de affet bizi Kader!.

İki hafta kadar önce köyüme akraba mevlidine gittiğimde, kalabalık odada oturan bir kadının simasını görür görmez heyecanla kalbim çırpınmaya başladı. Bu yüz, bu gözler Kader’imizin yüzü, gözleriyle neredeyse aynı olan teyzesi Hatice ablanındı. Acıyla bakışımla onun kollarını uzatıp” Gel, gel buraya ablam, bir sarılayım sana, çok özledim, eskileri unutalım!” dediği üstün insan şöleni sözleriyle sımsıkı sarılıp dakikalarca ağladık. Kader’in annesini sordum hemen, “Burada o da, gelir az sonra.” dedi. Görüşme arzumu iletip, tek boş olan yer minderindeki yerime oturdum.

Okunan mevlid boyunca gözlerim acı hatırayla dolup dolup boşalıyordu ve yine sağanak bir yağmur başladı dışarıda. Yağmurun sesi ve hocanın okuduğu Kur’an’dan surelerin yarattığı uhrevi duygu doruklardaydı. Tek tek yüzlerine baktığım ve hepsini hatıralarım arasından aşina tebessümlerle hatırladığım köyümün insanlarını ne çok özlediğimi, bundan böyle daha sık gelip görüşmem gerektiğini düşünürken dua devşirmeleri başlamıştı. Biter bitmez de Hatice abla yerinden kalkıp elimden tutup dışarı götürdü.

Evin önünde, hayat denilen açık bölümdeki kanepede oturan ilkokul sınıf arkadaşım da olan Kader’in annesiydi. Beni gördüğü an adeta şoka girdi. Sarıldığımız anlar da, şaşkın, ürkek bir serçe gibi titriyordu. Ellerini tutarak Kader’imizin hazin hikayesini yazarak başka Kader’lerin olmaması adına yapabileceğim tek şeyi yaptığımı, hikayesinin sonunda Kader’imizden ve Rabbimizden vebal alanlarımızı affetmesini dilediğimi, herşeyin suçlusunun cehalet olduğunu, ailem adına kendisinden de af dilediğimi söyledim. O hala şoktaydı, beni duymuyordu. Bir kaç cümleyle üzüntüsünü dile getirdi.Telefonlarımızı alıp görüşmek üzere vedalaştık.

Başka Kader’lerin olmaması adına eğitime daha çok önem verilmesi, evlilik öncesi ve anne baba adaylarına özel eğitim koşulu getirilmesi gibi yasal koruyucu tedbirler alınmasına; aynı zor durumla karşılaşan annelere, yavrularından vazgeçmemeleri, daha mücadeleci olabilmelerine vesile ve ailemin hatası için affa nâil olabilmek dileğiyle…

Adevviye Şeyda Karaslan

YAZARIN SON YAZILARI
12 Nisan 2022
7 Nisan 2022
9 Mayıs 2022
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.