Dolar 46,6422
Euro 53,2514
Altın 6.058,28
BİST 14.195,16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sivas 26 °C
Açık

BÜYÜLÜ BAHÇE

29.06.2026
6
A+
A-

BÜYÜLÜ BAHÇE

 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, haritalarda yeri olmayan bir bahçe varmış. Ne pusulaya sığarmış ne de takvime. Kimisi ona “Kalp Bahçesi” dermiş, kimisi “Esma’nın Gülzârı”, kimisi de “İç İnsanın Memleketi”. Yolu tarifle bulunmaz, adresle varılmazmış. Ancak bir iç çekişi tesadüf sananlar, bir duayı yitirenler, bir soruyu kalbine düşürenler ansızın kendini orda bulurmuş.

 

Bahçenin kapısı yokmuş. Çünkü kapı, insanın kendi hükmüymüş. Hükmü bırakınca insan içeri girermiş. Yasemin sarmaşıkları bir perde gibi aralanır, ayak bastığın yer toprak değil sabır olurmuş. Bastıkça yeşerir, ağladıkça çiçeklenirmiş.

 

Bahçenin Çiçekleri

 

Güller, bahçenin utangaç sultanlarıymış. Her biri bir sır saklar, dikenleri de o sırları muhafaza etmek içinmiş. Kırmızısı aşkın kanayan yerini, beyazı affın ferahlığını, sarısı hasretin bekleyen yanını, siyahı ise söylenmemiş sözlerin ağırlığını taşırırmış. Bir gülün yanına diz çöküp “Ben kimim?” desen, yaprağını kulağına eğer, ismini fısıldarmış. O isim, nüfus kâğıdında yazan değil, levh-i mahfuzda yazan olurmuş.

 

Laleler, bahçenin mızraklı askerleriymiş. “Biz vakarız” dermişler rüzgâra karşı. Her bahar, toprağı yırtıp çıkarken “Yeniden başlamak kader değil, karardır” diye mırıldanırlarmış. Onları dinleyen insanın içindeki küs çocuk ayağa kalkar, omzunu dikleştirirmiş. Bir lalenin gölgesinde oturan, kendi kamburunu fark edermiş.

 

Sümbüller, bahçenin müezzinleriymiş. Kokuları ezan gibi yayılır, mor olanı tefekküre, mavisi teslimiyete, beyazı tövbeye çağırırmış. Yanından geçen, istemeden derin bir nefes alırmış. O nefes, göğüsteki düğümleri çözer, “oh” olurmuş. Sümbülün biri eğilir de bir insanın alnına dokunsa, o insan kırk yıllık uykusundan uyanırmış.

 

Zambaklar, gecenin vâizleriymiş. Gündüz susar, ay doğunca konuşurlarmış. “Biz ölümü bilen çiçekleriz” derlermiş. “Korkma. Ölüm, bitmek değil, kapı değiştirmektir.” Onları duyan, faniliğini düşman bellemekten vazgeçer, her nefesi hediye bilirmiş. Bir zambağın yanında ağlayan, mendilini cebine koyarmış. Çünkü zambak, gözyaşını yaprağında biriktirir, şafakta çiğe dönüştürürmüş.

 

Bahçenin Kuşları

 

Bülbül, bahçenin yanan hatibiymiş. Geceleri güle gazel okur, gündüzleri susarmış. “Aşk, anlatılmaz, yaşanır” der, sonra yine susarmış. Sesi, kalbi olanın yarasını kaşımaz, merhem olurmuş. Bir bülbül, bir insanın derdini dinlese, o dert şarkıya döner, şarkı da şifaya.

 

Serçeler, bahçenin habercileri, çocuklarıymış. Oradan oraya seker, çiçeklerin kulağına insanın hallerini taşırlarmış. Ama hiç gıybet etmezlermiş. “Bugün bir adam geldi, annesinin sesini özlemiş” derlermiş mesela. Sümbül de hemen ona göre kokar, gül de ona göre açarmış. Serçe, kimin saçına konsa, o kişinin unuttuğu duası hatırlanırmış.

 

Yusufçuk kuşları, bahçenin hafızlarıymış. En yaşlıları “Zaman” adını taşırmış. Kanadı zümrütten, gözü kehribardan, sesi miraçtan kalmaymış. Günde bir kere öter, o da “Hu” dermiş. Onu duyanın kalbi bir an durur, sonra daha güzel atarmış. Yusufçuk kuşu birinin omzuna konsa, o insan geçmişini affedermiş.

 

Tesadüflerle Gelenler

 

Bahçeye yolunu şaşıran değil, yolunu arayan gelirmiş. Hepsinin ismi bir sır gibiymiş.

 

Mavera adında bir kadın düşmüş bir ikindi vakti. Yolu değil, kendini kaybetmiş. Dünyanın yükü omzunda, dizlerinin bağı çözülmüş. Bir mor sümbülün önünde yığılıp kalmış. Sümbül eğilmiş, yaprağıyla gözyaşını silmiş.

“Ağlamak, toprağı sulamaktır” demiş. “Korkma, sen de yeşereceksin.”

O gece Mavera, bir zambağın koynunda uyumuş. Sabah kalktığında kalbi hafiflemiş. Meğer affetmek, karşıdakine değil, kendine verilen hediyeymiş.

 

Seyrân adında bir adam girmiş sonra. Cebi hırsla, alnı terle, kalbi kifayetsizlikle dolu. Hep koşarmış. Bir lalenin önünde durmuş, soluk soluğa.

Lale başını sallamış: “Dik dur. Eğilirsen gölgen bile seni tanımaz. Yetişmek, geçmek değildir. Yetmek, razı olmaktır.”

Seyrân o gün ilk defa durmuş. Durunca duymuş. Meğer bülbül yıllardır ona bir şey söylüyormuş: “Sen zaten yetersin.”

 

Hayret adında yedi yaşında bir çocuk çıkagelmiş bir seher. Konuşmazmış. Dünyanın gürültüsü dilini bağlamış. Bülbül onun için susmuş, gül onun için açmış. Çocuk zambağın önünde oturmuş saatlerce. Gece olunca zambak fısıldamış:

“Sorma, seyret. Cevaplar sualde değil, sükûtta saklı.”

Çocuk gülümsemiş. O gülüş, bahçenin en güzel duası olmuş. Dili çözülmüş, ilk kelimesi “şükür” olmuş.

 

Firkat adında bir derviş uğramış sonra. Ömrü ayrılıkla, hasretle geçmiş. Her adımda “ah” demiş. Yusufçuk kuşu “Zaman” gelip omzuna konmuş. Tek bir “Hu” demiş.

Dervişin gözünden yaş değil, nur akmış.

“Vuslat, gitmekle değil, bilmekle olurmuş” demiş. “Aradığım, kaybettiğim yerde değil, kaybettiğimdeymiş.”

 

İştiyak adında genç bir kız girmiş bahçeye. Kalbi yanık, ama neye yanık bilmezmiş. Kırmızı bir gülün önünde durmuş. Gül dikeniyle elini çizmiş. Bir damla kan, toprağa düşmüş.

Gül mahcup olmuş: “Canını yaktım.”

İştiyak gülmüş: “Canım yansın ki can bildiğimi bileyim. Aşk, dikensiz olmazmış.”

O günden sonra İştiyak, güllere su taşımış. Aşk, hizmetmiş.

 

Muhabbetin Dili

 

Bu bahçede kimse kimseye “sen” demezmiş. Çiçek kuşa “efendim” der, kuş insana “sultanım” dermiş. Edep, toprağın mayasıymış.

 

Serçe, Mavera’nın saçına konar: “Seyrân Sultan bugün seni sordu, ama söylemeye dili varmadı.”

Laleler bunu duyunca kızarır, utanırmış.

Bülbül, Firkat dervişin duasına nağme katarmış. Bütün bahçe “âmin” olurmuş. O “âmin” arşı titretirmiş.

 

Zambak, Hayret çocuğun başını okşar: “Korkma evlat, gece de bizim.”

Sümbül, İştiyak’ın avucuna bir koku bırakır: “Bu, sabır kokusu. Zor günde sür.”

Yusufçuk kuşu “Hu” deyince, güller tesbih çeker, dikenleri zikre dururmuş.

 

İnsan, gülün önünde eğilir: “Senin kokun olmasa ben bu derdi nasıl taşırım?”

Gül cevap verirmiş: “Derdin de bir şerefidir. Onu hor görme. Taşı ki, seni taşısın.”

 

Bahçenin Sırrı

 

Bir gün hepsi, Yusufçuk kuşu Zaman’ın etrafında toplanmış. Hayret sormuş: “Bu bahçe neden herkese açık? Kötü de girer, iyi de.”

Zaman kanadını çırpmış, rüzgâr bütün yaprakları titreştirmiş:

“Çünkü bahçenin kapısı yok. Kapı, insanın kendi hükmüdür. Hükmü bırakınca, herkes içeri girer. Bahçe, geleni yargılamaz. Bahçe, geleni iyileştirir.”

 

Mavera eklemiş: “Ben tesadüf sandım. Meğer çağrılmışım.”

Seyrân başını eğmiş: “Ben kayboldum sandım. Meğer bulunmuşum.”

Firkat tebessüm etmiş: “Ben bitti sandım. Meğer başlamışım.”

 

Veda Değil, Vuslat

 

Bahçeden çıkan, eskisi gibi çıkmazmış. Cebinde bir gül kokusu, dilinde bir bülbül şarkısı, kalbinde bir “Hu” ile dönermiş dünyaya. Kimisi doktor olurmuş, hastasına sümbül gibi kokarmış. Kimisi öğretmen olurmuş, lale gibi dik durmayı öğretirmiş. Kimisi anne olurmuş, gül gibi kollar, dikeniyle korurmuş.

 

Ve derler ki, eğer bir gece yastığına başını koyduğunda burnuna sebepsiz sümbül kokusu gelirse, rüyanda bir serçe omzuna konup “sultanım” derse, bil ki Büyülü Bahçe seni çağırmıştır.

 

Gözünü kapa. Tesadüf yoktur. Davet vardır.

O bahçe hâlâ orada.

Kalbi olanın içinde.

Arayanın yolunda.

Ağlayanın gözyaşında.

“Seni seviyorum” diyemeyenin sükûtunda.

 

Kapı yok.

Gir.

Lütfen eşiniz hanımefendi kardeime okutunuz…

YAZARIN SON YAZILARI