Dolar 18,6320
Euro 19,3470
Altın 1.050,72
BİST 4.906,40
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sivas 12 °C
Az Bulutlu

Üç Nefeslik Oyun

14.06.2021
137
A+
A-

Üç Nefeslik Oyun

 

Uzun zamandır yazamıyordu. Nedeni, havaların sıcaklığı mı yoksa beyninin soğukluğumu bilemiyordu ama bildiği tek şey var yazmadığı veya yazamadığı bu süreçte, saadetin en parlak ve en solgun renklerini birlikte yaşamış olduğudur. Bir koluna kalbini (anjiyolu) diğer koluna beynini aldı ve sanki bu zaman diliminde bir düğün bir de ölüm merasimini yaşamış gibiydi.Allahın huzuruna öyle bir minnet ve şükranla eğiliyordu ki anlatmak imkansızdı; fakat hem kalbi hem beyni karışık olduğu için bahtiyarlığın zirvesine bir türlü tırmanamıyordu.İstikbalden şüphe ediyor ama aşkının taşmasıyla da ümit ve çoşkuyla yaşıyordu. Son iki ayın rehavetli rehavetli kokanbahçedeki yorgun çiçek kokularını hem unutuyor hem de burnunun dibindeymiş gibi bir hal, bir ruh içinde kalıyordu.İçine öyle ölüm korkuları öyle aşk ışıkları girip çıkıyordu ki, bu nedenle bir sükun bulamıyordu. Beynine doğacak minimini fikirlerin tekmelediğini fark ettiğinde mutlu fakat fikirlerin bilinmezliği onu hayretlere gark ediyordu. Biliyordu ve inanıyordu ki “Bütün fikirler Allah’ın meyveleridir.”Buhran ve doğum anı gelince katlanılması çok zor olan acılar ruhunu sarar, ağrılar içinde kıvranırdı. Fikrin doğum anında kendini rüyadaymış gibi hissederken, buhran anından tükenmişlik sendromuna düşerdi. Dahası fikrin doğum sancısı cezaevinde bitmesi beklenen zamanın acısı, buhran anında yine cezaevinde biten zaman’ın zevkini verir gibiydi. Bu ne yaman çelişki, bu ne çözülmez bilmece. Sırrı çözülmemiş “zaman” bu olsa gerekti.

“İnsan oğlunun ilk defteri olan gönüle, insan oğlunun ilk kitabı olan beyninin de olanları yazıyor ve ilk ışığı olan gözleriyle aleme yaydığını” bir yerlerde okuduğu günden beri şaşkındı. Ve o günden beri okuyup ve yazmak ülküsü oldu. Bu ülkü güneşin ilk ışıklarını dünyaya her gün vurması gibi bir şeydi. Yazarken mutlu, yazarken ağlamaklı; bu nasıl bir ülküdür, bilinmez. Onun için yazmak bir alem, alem ise bir yazmaktı. Yazınca her harf bir bebeğin küçük parmağı, saçlarının bir teli olur ve cümle ortaya çıkınca çocuğun boynundan gelen süt kokusu sarar her yeri. Bu ne mübarek bir kokudur, bilirsin. Yazı bitince ve yazdıklarını okumaya başlayınca bir annenin bebeğini içine alması gibi sevinç kaplar, insanı. Tıpkı bir anne ile yavrusu arasında kurulan bağ gibi bir bağla yazılarını okur, yazar. Yazarın kalemi havaya kaldırılan kılıç gibi korkusuz fakat harp meydanındaki topun ağzına bir gül bombası koyacak şekilde de sevgi yüklü olmalı.Cümleler bir güzelin kirpiklerine konmuş ay ışığı gibi olmalı. Hatta her kelime gümüş renkli bulutların zambak beyazına dönüştüğü gibi ak olmalı. Sayfalar dut ağacına konmuş bülbül gibi olmalı ve çiçekler gibi sessiz sessiz anlatmalı, anlatacağını. Bazen incecik  akan dere suyu bazen çağlayıp akan şelale gibi olmalı. Bulutun içine gizlenen su damlası gibi şefkat kelimelerin hatta harflerin içine gizlenmeli. Havana’nın yaprak cıgarasının renginde hatta kokusunda olmalı. Öyküler romanlar ve şiirler iki ayak üstünde dik durmalı, başlarını eğmemeli. Yazar bunları yapamayacağı ruh haletinde olunca yazamaz ki… İşte günlerdir yazmamasının nedenini bulmuştu. Hayali ile rüyası arasındaki perdeyi bu gün yırttı. Hayatla oyun oynarken hayatında kendiyle oyun oynadığını anladı ve tiyatrosunu yazmaya karar verdi. Üç perdelik bir oyun olacak, birinci perde doğum, ikinci perde aşk, üçüncü perde ölüm ve oyununun adı “hayat” olacak. Yoksa “bir nefeslik oyun” mu olsun diye çok düşündü fakat uzun isimleri sevmediği için vazgeçti.

 

Birinci perde; Doğum

 

Gök alabildiğine gri. Yağmur sert. Odanın içerisinde lohusa bir hanımın sancısı dışarıdaki yağmur kadar sert. Ve dudaklarında bir kelime; yavrum. İçinde bir korku vardı o da yavrusunun nasıl olacağını meraktan geliyordu. Fakat o meçhul canının karnına tekme vurduğu zamanki duyduğu manevi hazzı bir kadının hiç bir zaman ve mekanda duyma ihtimali yoktur. Zaten anne olmak o ilk tekmeyi duyduğun an başlar ve ebediyete kadar gider.

Doğum anı geldiği an, içinde ta derinlerde gizlenmiş öyle kuvvetler gelir ki bütün ağrıların işkencesini götürür. “Tanrı kudreti” denir buna. Biliyor musun ilk tekme karnına geldikten sonra o bilinmez yüzle konuşmaya başlarsın. Sen ona yavrum dersin o sana suda beni koruyan “Koruyucu meleğim” der, sanki. Bu garip hâleti ruhiye de sanki başına çiçeklerden çelenkler konar ve sen o çiçeklerin rahiyasıyla kendinden geçersin.

Onun vücuttan ayrılış anı ruhun vücuttan ayrılış anına benzeyen sancıya benzer bir sancı verir fakat tek farkı var, o da şudur; ikincide bir can giderken birincide bir can gelir. Doğum sancısını unutturan tek şey onun ağlayan sesidir. O an “cenneti ayaklarının” altında hissedersin. Hele bir de yüzünü gördüğün an yok mu, hakkın didarını görmüş gibi his sarar içini. Ve sonra süt kokusu; misk amber kokusu. O emerken sır perden açılır ve bir ses duyarsın; o sana anne der, sen ona meleğim dersin.Çünkü etrafını meleklerin nasıl sardığını o an fark edersin.

Bir de şu var, o emmeye başladığı an sanki biberin beyninde bıraktığı acıyı dilinde bıraktığı tadı, zevki yaşarsın. Bedenin acıyla, ruhun zevkle dolar. O an bebeğim dersin ve sımsıkı sarılır koklarsın ve acıdan zevke giden bu yol senin onun için ömrünce süreceğin yol olur. O sadece sütünü emmez; kanını emer, aklını emer, zekanı emer, edebini emer, terbiyeni emer. O senin bir uhrevi hazine olduğunu bilir ve acıktıkça saldırır, saldırdıkça o mayaların süt olur, kan olur, edep olur, zeka olur.Dokuz ay karnında taşıyıp ne olduğunu anlamadığının dokuz günde sırrına vakıf olmak, anlatılmaz bir ürperti. Tanrı’ya o kadar yakın olduğunu, o an anlarsın. O emerken seni Tanrı’ya götüren sütten bir köprüyü melekler kurar. O uyurken meleklerle nasıl sohbet ettiğini görürsün ve cennet dahi senin için bir hiç olur. O ağladığında onu canına, canını  ona sokmak istersin. Seni ebedi annelik zevkine kavuşturan adama Tanrısal bir duyguyla yaklaşmanın nasıl bir şey olduğunu ancak bir anne bilir. Şimdi annemin babama yiğidim aslanım diyerek niçin ağladığını anlıyorum.

Anne olunca insan, koluya komşuya değil dağlara taşlara haber uçurtmak ister.

Anne ile yavru arasında her gün oynaşmalarla cilvelerle dolu yeni bağlar kuruluyor ve sen o büyüdükçe kendinin de büyüdüğünü anlarsın. Sonra  da Allah’ın büyüklüğünü anlar sen küçülürsün.

Bebeğinin bakışları tebessümleri annenin ruhuna işler. O nedenle annelik sevgisinin dur durağı olmaz. Aşkın biter ama yavru aşkı attıkça artar, büyüdükçe büyür. Zaten aşk böyle doğar ve böyle gelişir, bebeğe de böyle geçer. Irsi değildir aşk fakat anadan yavruya, yavrudan anaya görünmez bir yolla geçer. Bebek doğduğundan öldüğü ana kadar “ana” merkezli yaşar. Örnek mi, işte; top oynarken düşse diz kapağı kanasa ilk sözü “oy anam” dır. Tesadüfen sol göğsünün altına bir kurşun isabet etse “yandım anam” der. Annesi hastalansa hastaneye götürse, elinden bir şey gelmediği için annesinin halini görüp, “canım anam” der. Hatta annesinin ay yüzünü gördüğü ilk gün;

“Annelerin en medârı anne

Görmek seni ukbada oldu Mukadder” der. (La edri)

Bebek uyurken annenin onu izlemesi ne kadar ibadet ise, anne yaşlanıp bebek gibi olunca yavrusunun onu seyre dalması da o kadar ibadettir. Her doğum anında aleme yayılan ışık bu ibadetin ışığıdır. Bu nedenle alem her an aydınlıktır.Velhasıl her doğum alemin ışığıdır.

Duamızdır; hem ana hem yavru uyurken yüzlerindeki masumiyet ve saflığı görmeği, her anaya her evlada Allahnasip etsin. Velhasıl, annelik kadınlara mahsus bir ilimdir.

 

 

 

 

İkinci perde; Aşk

 

Aşk, a-ş-k harflerinden oluşan üç harfli bir kelâmdır (asla kelime değildir). Dikkatle düşünülürse, ş ve k harflerin bulunduğu her kelime sevgi, neşe ve güzelliği ifade eder. (Meşk, Şevk, mâşuk) Yalnız bir kelime var ki bu harflerden oluşur fakat biraz insana can sıkıntısı verir. Buna rağmen o kelimenin de ilginç bir güzelliği de yok değil. Kelime “Eşek.”Anırması iğrençtir ama gözleri başka güzeldir. “Eşek gözlü” bir sevgiliye kim aşık olmak istemez. Baygın bakışlı olan bu göze dikkatle bakan kişi o gözün sahibinin kendine aşık olduğu sanır ve ona aşık olur. (Bir not: yeşil veya mavi gözlü çok hayvan vardır ama yeşil ve mavi gözlü eşek yoktur. Bu Hikmetin nedeni de bilinmez.)

Aşk iki siyah ateş parçası gözün birbirine bakması değil, bakmadan yüreklerinde bir merhamet bir şefkat ateşinin sıcaklığının his edilmesidir. Git benim için “öl” diyen değil git benim için “yaşa” diyen gözleri görebilmektir, aşk.

Aşkın letafeti esrarındadır, ne kadın da ne erkektedir. Aşk bir terbiye ilmidir ve o nedenle kadın ve erkeğe kişilik kazandırır.İki genç birbirine aşık olmuş ise, biri diğeri yanındaymış gibi edeple davranır. Yemeğini onunla yer gibi, sohbeti, onunda bulunduğu bir ortammış gibi yapar. Zamanla bütün eylem, davranış ve fikirleri artık kendinin özgün hali gibi olur ki, işte aşk böyle bir terbiye ilmidir. Aşkın en son makamında ise Allah benim yanımda diye düşünür ve ibadet ve taatını öyle yapar.

Zerafetli bir aşkı, dil söylemez ruh söyler. Ruhun söylemediği aşk da aşk değildir. Sadece evli bir karı-kocadır. Hayallerini ruhlarına bağlayana “aşık ile mâşuk” denir. Aşktan alınan güçle olmak saadet verir insana. Ruhun yücelmiş makamıdır aşk. Yüceliğe ulaşan incitir mi, alemi?

Aşk eylemlerin güzelliğini duyguyla hercümerç etmektir.Asalet kazanmış asilliktir. Aşk, ölçülemeyen ruhun sonsuzluğudur. Yani sonsuzluk, sonsuzlukla birleşir.

Evlilikte aşk ise şöyle hikaye edilebilinir…

Bir itirafı vardı; o doğunca kendini mukaddes yapan kocasına aşık oldu. Kadının kalbindeki aşkı evlat doğururmuş onu anladı. Artık kocasının yüzüne yavrusunun ona baktığı gibi bakıyor, yavrusunun ona sarıldığı gibi sarılıyordu. Bir bebeğin anneye aşkı öğrettiğini şimdi anlıyordu. Dahası bebek o gün annesine  “kalp şiiri”ni öğretir. Bir bebek dünya’ya gelince evren, o gün ve o an yeniden doğar. Bebek dünya olurken, dünya da o gün ve o an “bebek” olur. Dünya’nın aşk üzre yaratıldığının her salise yeniden yaratıldığının kanıtıdır.

İşte aşk üzre yaratılan dünya işte böyle bir şeydir. Ne demişti şair;

Alemde ne varki aşktan özge

Beyhude nefes tüketme şair

Bitmez diye sarıldığın şu ömür

Sade bir fasıldır aşka dair.

(Beşir Ayvazoğlu)

Kısaca aşk, “alemin canıdır” demek istemiş şair. Bu manada aşk tanrıyı “bir-le-mektir.”Aşk yarası o nedenle yüzde değil gönüldedir. Aşk virane olan, yıkılan, kırılan ve harap olan gönül’e hoş nazarla bakma sanatıdır.

Güzellik ile aşk; hüsn ile aşk; Cemal ile Kemal, evrenin veya mevcudatın sebebi, muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, Bâki-i Hakiki’nin hüsün ve ihsan ve kemalatının işareti ve çok perdeleri değil midir?

Aşkın gönülde bıraktığı tek şey var ki, oda bahtiyarlıktır. Aşık olup da güzelleşmeyen, aşık olup da bahtiyar olmayan var mı acaba?

Öyle dememiş miydi Hz Mevlana; “Aşıkın aşkını aşk öldürür.” Aşkın çoşkusu tükenmez bir kaynaktan gelir.

Zayıf kulların aşkı değişir ama evliyalar “tek”e aşık olurlar ve asla değiştirmezler. Aşka düşeninin bütün vücudu ay gibi parlar ve “ruh” olur. Aşık ruhlar aleminde yaşar artık, dünyada değil.

Üçüncü Perde

“Oyun” yeter; ölüm.

Son nefes, ölüm. Doğum sancısı gibidir, ruhun çıkışı. Önce boğazdan sonra göğüsten, bacaklardan ve ayağının altından sanki dikenli bir tele sarılmış pamuk yünü çekiliyormuş gibi hisle ateş gibi, “har” gibi, “kor” gibi ruh çıkar. Ruh çıkarken, için yanar. O an şeytan elinde bir bardak su ile karşında durur. Gönül perden açılır. Hem şeytanı görürsün hem Azrail’i, Azrail ruhunu çekerken şeytan fırsatı kaçırmayıp gelmiştir. Şeytan bu, şeytanlığını yapacak. O kadar suyu çalkayacak, iyice tahrik edecek. Onun o an ki oyununu kestirmek imkansız. Sen şeytan ve Azrail’i gördüğün an “hey hat!” diyeceksin ama iş işten geçmiş olacak. Şeytan kendi diliyle konuşmaya başlayacak; ver imanını al suyunu. İşte o an ya oğlunun ya kızının, ya kocanın, ya karının elinde su dolu kaşık dudağına değecek, başını çevirip sevgi dolu gözlerle kızına, oğluna bakacaksın. Gönül kulağına bir ses duyacaksın: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resulühü.” Dilinle söyleyemesen de gönlün söylecek. Bir an gelecek melekleri görmeyecek, ağlama sesi duyamayacaksın. “Galiba bizim evde biri öldü” diye ruhun evin içinde dolanırken bunu düşünecek. Dışarda en yakın camide ki, bu cami ölenin gittiği camidir, sela okunur ve ölenin ismi okunur. İsmi okunmasına rağmen, halen kendinin öldüğüne inanmaz. Kapının önünde bir ateş yakılacak ve daha önce çamaşır yıkamak için kullanılan kazan suyla doldurulup ateşin üzerine konacak. Bu olaya “suyun kaynadı” denir, hatırlarsan. Suyun buharı yükselirken eş, dost, konu komşu gelir duvarın bir köşesine bir perde çekilir. Ölenin vücudu teneşir tahtasına konur. <

 

 

YAZARIN SON YAZILARI
26 Temmuz 2022
16 Ağustos 2021
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.