Site rengi

Tasarım

ALTIN 453,52
DOLAR 8,0837
EURO 9,6757
BIST 1.399
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sivas 9 °C
Yağışlı

Önce mideyi kaynatmak

01.03.2021
185
A+
A-

Önce mideyi kaynatmak

Adli Tıp komedyası; soyut piyasa yalanının, somut piyasada gerçeklik kazanması ve piyasa adaletinin ameliyat edildiği yer. “Borç-miras-alacak” somut gerçeğinden soyut yalan gerçekliği nasıl olur da Adli Tıp’a düşer? Öldürülen kimdir? Hayri İrdal mıdır? Hayır. Piyasa mı? Evet. Çünkü “mide” ölünün ilk kaynatılan organı olmuştur. (s. 104) Yani açlık-tokluk gerçeği burada ifadesini bulur.

Doktor Ramiz Efendi’nin, yalanla zehirlenerek ölen piyasanın, niçin diğer organlarından önce midesini kaynattığı meselesi bu sorularla açıklanabilir. Hattı zatında, Adli Tıp’ta değil de psikanalistte olması gerektiğini düşünen İrdal, kendi bireysel ruhuna gizlenmiş piyasa ruhunun seansı olduğunu Doktor Ramiz’in psikanalist olduğunu öğrenince anlar. İrdal açlık, sefalet, parasızlık, ihtiras (s. 105) gibi insan hayatının dışında her şeyi psikanalize bağlayan doktorun “Niçin önce mideyi kaynattın?” dediğine bir anlam veremez. Buna rağmen “sınıf dışı” veya “tutunamayan” bu iki insanın seanslarda konuştukları son derece ilginçtir;Sigara ve kahve molasında evdeki ayaklı saat “Mübarek”in konu olması yine “birey-saat-ayar-toplum” dörtlüsünün ezeli ve ebedi kardeşliğini İrdal’a hatırlatır. Rahmetli babasının, gece yarısı çalan Mübarek’in “anladık işte para yok” dediğini düşünmesi, (s. 105) hem piyasa hem psikanalizm açısından önemli bir noktadır. Çünkü “para” (var veya yok) tam anlamıyla piyasayı çağrıştırırken, İrdal’ın babasının eşyayla konuşması yine tam anlamıyla psikanalistin tahlil edeceği bir mevzudur. İrdal’ın babasının evdeki eşyalar arasında sadece saatle konuşması, insanın aklına yine “saat-ayar” ikilisini ve “denge-birey-toplum-piyasa-devlet” beşlisini getirir. Yani ayarı bozulmuş saat, ayarı bozulmuş birey, ayarı bozulmuş toplum, ayarı bozulmuş piyasa ve nihayet ayarı bozulmuş devlet; psikanalizm kucağına düşen insane ve toplum. Doktor Ramiz’in bir tespiti daha var ki o da “insan-eşya-insan” ilişkisinin boyutunu derinleştirmektedir.Evdeki annesinin “Mübarek, ismini verdiği ayaklı saati babanızın yerine koymuşsunuz yani ayaklı saati insanileştirmişsiniz” sözü tam da burada büyük bir önem kazanır. (s. 116) Bir başka açıdan yorumlanırsa; saat insana dönüştürülerek kutsallaştırılır ve sonra da ayar-denge-insan ayarına (birey dengesine) dönüştürülerek piyasalaştırılır denilebilinir.

İSTENEN PARAGRAFTAN SONRA ÇIKAN REKLAM ALANI - 1

Babasının saate “Menhus” ismini vererek sünepe, işsiz güçsüz olarak insanileştirmesi sonucuna varan Doktor Ramiz, “Mübarek” ismiyle kutsallaştırılmasıyla saatin aslında dindar ve dinamik insan tipini irdeleyen Weber’e ve sünepeleşmiş insan tipiyle de Veblen’e atıfta bulunulmuştur şeklinde şerh edilirse, romanın iktisat sosyolojsiyle de bağlantısı kurulmuş olur.Bu şerhle, Doktor Ramiz’in ekonomiye, kapitalizmin ruhuna ve gösterişli tüketime doğru yelken açtığı söylenebilir.

Tanpınar romanda “Her iş, iş değildir. İş evvela bir zihniyet ve zaman telakkisidir” der. (s. 140) Bu cümle, emek değer teorisine uzanır mı bilinmez ama iş-zaman ilişkisini yoğun ve  edebi bir üslup ile özetlenmiştir denilebilir.

Tanpınar’ın iktisadi beklenti veya para-refah (s. 140) bağlantısı kurmuş olması, romanın temel alt yapısı dolu olmasa dahi iktisadi mitlere örnek olacak hususlardan bir diğeridir. Kahvedeki dörtlünün önce dış görünüşleri, sonra orta sınıfa geçmiş lüks hayatlı tüketim kültürleri ve nihayet iflas edip kavgaya tutuşmaları somut iktisadi gerçeklerin edebi bir üsluple soyutlaştırılması da romana piyasa tadı katmıştır (s. 142-143). Devamında yeni bir define avcılığının oluşturulması ve soyut parasal beklentilerin yüksek bir kurum (devlet) tarafından lağvedilmesi ve ardından doğan masraf kavgasının dinsel hikâyelerle (Hz. Ali Cengi) önüne geçilmesi para-din ilişkisi romanda satıhta kalmış fakat aslında derinliği ile olan din-iktisat ilişki olarak görülmelidir.

Dört yıl kahvede mimarlık pazarlayan roman kahramanın, kâğıt üzerindeki plan ile somut (iktisadi) maket (s. 146) arasındaki fark, planlı döneme hazırlık sürecinde olan Türk ekonomistlerine “dikkatli olunuz” diyerek uyarıcı bir mesaj verilmesi “planlanmış” olabilir. Üç katlı evin merdivenin unutulması, aslında iktisadın hesap edilebilirlik (rasyonellik) tarafının somut ihtimalliği karşısında aciz kaldığını göstermektir. (s. 147) Sonuçta rasyonel beklentileri, somut iktisadi gerçeklik karşısında romanda tarihi ve talihi bir alay konusu olur.

İspritizma Cemiyeti’nin önemli şahsiyeti Cemal Bey’in ev sahibine “banyonun fayansları hanım efendinin robdöşambrına uymuyor” (s. 166) demesi tam anlamıyla Veblen’in gösterişli tüketim ve snop etkisi dediği şımarık ve şatafatlı tüketimini göstermektedir. Çünkü borçlarını ödeyemeyen Cemal Bey’in, gelir dağılımında düşük pay sahibi bir tüketici olduğu için soyut iktisadi gerçekliği de snop etkinin somut piyasa gerçekliğine işareti olarak degerlendirmek mümkündür.

Afrodit’in Cenovalı kuyumcu babasının ölümünden sonra sarraf mağazasında işçiliğin artık kalmamış olması ve hala babasının yaptığı işin bireyler tarafından aranması, (s. 168) Schumpeter’in statik girişimci tiplemesine fazlasıyla uyduğu açıktır.

Sabaha Doğru

Hayri İrdal Avucuna Konmuş Güneş; Halit Ayarcı.

Nihayet beklenen an gelir ve Halit Ayarcı sahneye girer. İlk anda Doktor Ramiz ve Halit Ayarcı’dan birinin Dr. Şekip Tunç, diğerinin ise Dr. Mazhar Osman olduğu düşüncesi okuyucun aklına getirmektedir. Bu iki psikanalist akla gelmesiyle birlikte sohbetin yapıldığı kahvenin küllüktür.

Halit Ayarcı’nın saatinin tamiri için gidilen Karaköy’deki saatçi, Agop Saatçiyan’a bakarak “Zanaatkârın yerini tüccarın alması” (s. 204) sözü adeta küçük burjuvazinin doğuşunun habercisi gibidir. Dahası bu cümle rijit ve ırkçı bir söylevle, gayrimüslim burjuvazinin İstanbul’da doğuş ve gelişiminin de habercisidir. “Saat ve saat tamirciliği eskiden sermaye meselesi değil; seven ve işi bilenlerin işidir”, (s. 204) diyerek küçük burjuvazinin iş ahlakını küçümser bir edayla eleştiri mesajı veren Hayri İrdal, aynı zamanda saatçi Agop’a da “ben bu işi bilirim” demektedir. O anda İrdal’ın aklına ustasının gelmesi ve ona “aferin” demesi usta-çırak ilişkisini “vefa-iş ahlakı” ilişkisine dönüştürmesi şeklinde yorumlanmalıdır.

“Her şey sınıf sınıf ve kâinat lahana gibi yaprak yaprak kat kat” (s. 215) cümlesi, Marksist ekonominin topluma ve iktisadi hayata diyalektik bakış tarzı değil midir? Yukarda söylendiği gibi İrdal’da hâl yoktur, geçmiş ve gelecek vardır. Bu anlamda, Ayarcı’nın mazi ve istikbali, halin arasında görmesi, (s. 219) zaman analizinde ileride yakın dost olacak olan iki roman kahramanının, tek ayrıldıkları noktadır denebilir. İktisadi anlamda ise İrdal’ın, neo-klasikler gibi zamanı dönemlere ayırmayıp yekpare “ân” olarak kabul etmesi “acaba iktisadi analize farklı bir çığır açar mı?” sorusunu akla getirir. Akla gelen bir başka soru da şöyledir: Ayarcı’nın “mazi-hal-istikbal”e bakışındaki bu tek nokta (yani an) ve bundan sonraki her nokta, (akan zamanda) bir birey olan İrdal’ın hayatının analizine bir çığır açmış olması, iktisadi analize de bir çığır açar mı? İrdal’in Ayarcı’yı “devletli” olarak görmesi ve kabul etmesi acaba mazi ve istikbale, “hâl” penceresinden bakmamış olmasından olabilir mi? Halit Ayarcı yeni bir cümlesi daha iktisadi hayata yöneliktir; zaman felsefesi-çalışma felsefesi. (s. 226) Bu da  yine Ayarcı farkıyla üretim ekonomisinin romandaki ilk ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

İşsizliğin eğlenceye mani olmayacağına değinen İrdal’ı, Dr. Ramiz parasızlık ehemmiyetsizliğine değinerek neden hızla geçtiği anlaşılmasa dahi romanda “para-işsizlik-yoksulluk” üçlüsü (s. 228) ve yavaş yavaş devlet kavramının romana sokulmasıda; “birey-toplum-refah” üçlüsüne aralık açıldığını gösteren yegâne delildir. Hatta biraz refah değişikliği, biraz teşebbüs (girişim) (s. 229) bu üçlünün (birey-toplum-refah) romandaki beraberliğini tescillemektedir. Diğer taraftan “… refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer” yaklaşımı Ayarcı’nın iktisadi refah kavramının filozofça anlatılışının ve romanın iktisadi bir tarafının olduğunu göstermektedir.

Romanda geçen “… Müşterek zaman müşterek iştir” (s. 238) cümlesi, zamanın topluca tüketilmesi ve topluca üretim yapılması anlamını taşımaktadır ki buda bant üretimi veya kollektif üretimi akla getirmektedir.

Enstitü kurulduğu ilk aylarda Nermin hanımın çenesinin zulmünü çekse de Hayri İrdal üçüncü aydan sonra kendi varlığı etrafında iş veya işler peydahlar (üretir). Dolayısıyla İrdal artık işsiz olmayıp Enstitüde istihdam edilen bir bireydir.Buda bir anlamda hizmet işletmesi kurulmuş ve İrdal’a istihdam yaratılmış böylece onun kahvelerde aylakça gezmesi sona ermiştir.Hatta bir başka şekilde ifade edilmek istenirse, “adama (İrdal’e) göre iş (Enstitü) kurulmuştur denilebilir.

Romandaki “… işi vardı fakat yapacağı iş yoktu” (s. 238) cümlesi de eserin trajikomik yönü bir daha ortaya çıkmaktadır. Bu cümlenin iktisat literatüründeki adı “gizli işsizliktir”. Enstitü’nün şubeleri de göz önüne alınırsa gizli işsizliğin bir başka boyutu ortaya çıkar. İş olmamasına rağmen ofisin tasarlanması okuyucuya aya giden insanın önce bir masa sonra bir telefon istemesini mizansen olarak anlatan fıkrayı hatırlatır. Enstitü de bu fıkradan farklı değildir. Bir temaşa iktisadı veya bir iktisadi temaşa motifi de buradan çıkar ki buda yine romanın realist bir iktisat hikâyesi olarak değerlendirlmesine neden olur.

Belediye reisinin Enstitü’yü ziyareti eder ve kurumun görevinin yüceliğini ifade eden “sosyal etüt” yakıştırması günümüzün “sosyal sorumluluk projesi” kavramına hem yakışmaktadır.Ayrıca yine mutlak kadro tanımının bugünkü norm kadroya benzerliği akla getirilirse, romanın yazıldığı dönemle okunacağı istikbale matuf atıfların da yapıldığı görülmektedir.Bütün bu benzetmelere ilaveten Enstitü, “saatlerin aynı vakitte aynı zamanı göstermesini sağlayacak bir sosyal etüt olduğunu göstermektedir.Bunun anlamı şudur; Enstitünün görevini gösteren tablo ve grafikler, şehrin muhtelif yerlerinde asılı olan saatlerin birbirinden farklı zamanları gösterdiğinin ifadesidir.Yani, Çemberlitaş’taki saat on beşi gösteriyorsa Galata’daki saat aynı anda on beşi on iki dakika geçtiğini göstermektedir. Bu saatlerin aynı vakitte birbirinden farklı zamanları göstermesi sinemaya gitmek isteyen vatandaşların dengesini, planlarını ve randevularını bozmaktadır. Bu ise Enstitü’nün bir tasarruf ve randıman kurumu şeklinde reise takdim edilmesi anlamını taşımaktadır ki buda  iktisat literatüründe tasarruf-verimlilik ilişkisini gösteren bir hakikati akla getirmektedir. Diğer taraftan, kahramanın “… saymak daima aldatır, insan tek bir hal olsa istatistik denen şeye inanırım” (s. 256) derken vurguladığı şey iktisadi (veya sosyolojik) rakamların yanıltıcıdır inanmayınız şeklinde şerh edilebilmelidir. İrdal’ın “müspet bir işimiz yok” demesi, somut piyasa gerçeğini araması da burada önemlidir. Nihayetinde de “işler insandan sonra gelir,” “… başarmak başlamaktır,” “…  işleri onları görecek adamlar icat eder (keşif ve girişimcilik),” “… insan her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır hatta çalışmak zamana sahip olmak, onu kullanmasını bilmektir, bizim işimiz ise insanlara zaman şuuru vermektir” (s. 257-258) gibi Ayarcı’nın felsefî mesajlarının da iktisat mantığında ayrı ve güçlü bir şekilde yansımasından başka bir şey değildir.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.